ÇOK ESKİDEN EGE’DE ZEYTİN KÜLTÜRÜ

‘İnsanlar ne zaman ki üzüm ve zeytin yetiştirmeyi öğrendiler, barbarlıktan kurtuldular.’

Dünyada hiçbir bölge Ege ve Akdeniz kadar zeytinle özdeşleşmemiştir. Pek yakışır Ege zeytine. Zeytin de Ege’ye.  O zeytinin yağı değil midir koskoca Roma İmparatorluğu’nu, ordusunu taa İtalya’lardan kaldırıp buraya getiren? O zeytinyağının bereketi, onun geceleri aydınlatan ışığı sayesinde Batı Anadolu adeta mermerden çiçekler misali onlarca hatta belki yüzlerce kente kucak açmıştır.  Roma uygarlığının Güney Batı Anadolu’yu bu kadar sevmesi ve belki de en güzel antik kentleri oraya kurmasının birkaç nedeni vardır elbette. Ancak bu nedenlerin içinde büyük olasılıkla en büyüğü bu topraklarda zeytinin, dolaysıyla ışığın var olmuş olmasıdır. İşte bu kadar birliktedir zeytin ve uygarlık. Su kadar, ekmek kadar kutsal bir varlık olmuştur zeytin ve Anadolu’ya, Ege’ye nur olmuştur.

Ege Bölgesi’ni çoğunlukla coğrafi olarak ikiye ayırırız; Kuzey ve Güney Ege diye. Genellikle İzmir’i de İki Ege Bölgesi’nin birleştiği yer olarak düşünürüz. Biz de öyle yapıyoruz ve bu yazımızda pek rüzgârlı, biraz serin Ege yerine, daha sıcak ve sakin bir Ege’den ve onun zeytinle binlerce yıldan bu yana süregelmiş yoldaşlığından söz ediyoruz. Aslında zeytin deyince daha çok körfez bölgesi diye tanıdığımız Edremit, Ayvalık yöresi hatırlanır ama biz zeytinden söz ederken onun çok eskiden beri yol arkadaşı olan daha güneyden, Güney Ege’den söz edeceğiz. Gerçekten de her ne kadar günümüzde ekonomiye katkısı bakımından zeytin ve zeytinyağı deyince Kuzey Ege’den söz edilse de Ege Bölgesi’nde en eski zeytin ve zeytinyağı tarihi İzmir’den başlayarak güneye uzanır.

İzmir’in güneyi geçmiş zamanlarda o kadar bereketli olmuştur ki, adeta uygarlığın fışkırdığı, arkeologların hemen her kazdığı noktadan tarihin çıktığı bir bölge olagelmiştir. Bu yolculukta zeytin ve zeytinyağı da hep var olmuştur. Efes, Milet, Priene, Afrodisias, Hierapolis ve daha adını sayamayacağımız kadar çok birçok yer bu yolculuğu zeytin ile birlikte yapmıştır.

Dünyanın ikinci en eski zeytin işliği Batı Anadolu topraklarında, İzmir’in hemen yanı başındaki Urla İskelesi’nde bulunmuştur. Burasının eski dönemlerdeki adı Klazomenai idi. Klazomenai kenti M.Ö 6. Yüzyıldaki Pers İşgaline karşı o dönemde adı Ionia olan bölgenin on iki kentinin oluşturduğu birlikteki üyelerden biriydi. Dahası Klazomenai o dönemde çok önemli bir ticaret limanı, dolayısıyla on iki İyon kentinin de en zenginiydi. Bu zenginliği de zeytin üretim ve ticaretine ve de yakın bölgelerde üretilen şarabın ihracına borçluydu. Ne de olsa eski zamanların petrolüydü zeytin. O dönemlerde ışık büyük bir lükstü ve onun en kolay kaynağıydı zeytinyağı. Ateşin kaynağıydı ayrıca. Hem de ekmekle birlikte çok güzel bir besin kaynağıydı. Dolayısıyla ondan iyi ne vardı satacak? Klazomenai tüccarları ve üreticileri işte bu bereketin keyfini 6. Yüzyıl ortalarına kadar sürdüler. Taa ki M.Ö 546 yılına kadar. Anadolu tarihinin bir kara yılı olmuştu o yıl. O zamana kadar tüm İonia şehirleri doğu sınırlarını Lidya Devleti’nin güçlü ordusu sayesinde güvenli tutmuşlardı. Lidyalılar onlar için doğudan gelecek tüm tehlikelere adeta kalkan gibi durmuşlar, dahası, ticaret yollarını ve araçlarını güvenli tutarak tüm Ege’nin zenginleşmesinde de büyük bir rol oynamışlardı. Ama o güçlü Lidya ordusu kendisinden daha güçlü Pers ordusuna dayanamamış ve ne yazık ki boyun eğmişti. Persler Lidya’nın başkenti Sardes’i yakıp yıkmışlar Ege Denizi’ne ulaşmışlardı. Klazomenai’liler de bu koşullarda tası tarağı toplayıp kaçmışlar, zeytinyağı işliği de böylece terk edilmişti.

İşte bu zeytinyağı işliği son yılların en önemli arkeolojik keşiflerinden birisi olarak ortaya çıkarıldı ve dünyanın ikinci, Anadolu’nun ise en eski zeytinyağı işliği olarak tarihin sayfalarındaki yerini aldı. Oldukça büyük bir alana yayılıyordu bu tesis ve de denizin hemen kenarında düzlük bir arazide kurulmuştu. Bu da zeytinin ekonomik açıdan ne denli değerli bir ürün olduğunu göstermekteydi. Arkeologların araştırmalarına göre bu işliğin çalışma mekanizması makineleşme öncesi zeytin işlikleriyle aynıydı. Yani 19. Veya 20. Yüzyıl başındaki zeytinyağı fabrikalarıyla M.Ö 6. Yüzyıla tarihlenen bu işliğin çalışma düzeni arasında çok az fark vardı. İşliğin büyüklüğü, üretimin de oldukça fazla olduğuna işaret ediyordu. Burada Klazomenai kenti aslında sadece bir üretim merkezi değil, bir ihracat limanı olarak karşımıza çıkıyordu. Çünkü açık olan bir gerçek vardı ki eski adı Kaistros olan Küçük Menderes ırmağı havzasındaki birçok kent ürettikleri zeytinyağını liman kenti Klazomenai’ye taşıyordu. Günümüzün Tire’si, Ödemiş’i ve başka birçok Ege Kasabası büyük olasılıkla eski dönemlerin önemli zeytin ve zeytinyağı üretim merkezleriydi. Bunların içerisinde antik dönemin ünlü ve zengin kenti Efes yalnızca bir üretici değil, aynı zamanda çok büyük de bir tüketici konumundaydı. Efes Kenti de yine bir liman kenti olarak zeytinyağı için hem üretim hem de ihracat merkezi olmaktaydı. Uygarlığın en büyük göstergelerinden olan ışık Efes’te de zeytinyağından üretiliyor ve gece gündüz yaşayan bu şehir böylece daha da gelişiyor, zenginleşiyordu. Zeytin ve zeytinyağı yalnızca ışık için kullanılmıyor, aynı zamanda ekmekle birlikte insanların sofralarını süslüyor, karınlarını tok ve vücutlarını sağlıklı kılıyordu. Güney Ege’de yalnızca Efes değildi zeytin ve zeytinyağı uygarlığını yücelten. Efes’ten daha güneye, Büyük Menderes Vadisi’ndeki Magnesia kenti ürettiği zeytinyağını kullanmaktan çok büyük bir şehircilik ve uygarlık merkezi olan Priene’ye ve de bilim adamları kenti Miletos’a yolluyordu. Miletos’lu Thales belki de günümüze bile ışık tutan teoremini ve astronomiyle ilgili öngörülerini zeytinyağının yokluğunda gerçekleştiremeyecekti.  O’nun üçgenin açılarını hesaplayan teoremi yalnızca gündüzleri çalışılarak ortaya çıkarılacak bir şey değildi doğrusu. Dahası belki de zeytinyağının ışığında yaptığı çalışmalar sayesinde Thales zamanın birinde meteorolojik bir öngörüde bulunmuş, bu öngörüye göre iyi bir zeytin hasat yılı geldiğini anlayan filozof çok miktarda zeytini hasattan önce almak suretiyle önemli bir maddi zenginlik sağlamıştı.  Gerçek bir zeytin ve zeytinyağı uygarlığıydı Ionia bölgesi. Miletos’un caddeleri, tiyatrosu ve hamamları zeytinyağının ışığıyla ışıl ışıl yanardı. Hatta o kadar ki denizciler için bu ışık az güneyde bulunan ve gemilere yol gösteren ışığı zeytinyağından elde eden Didyma kentinin fenerinden de daha fazla yol göstericiydi. Uzaktan Miletos kentinin ışıkları göründüğünde denizciler Menderes deltası yakınlarında olduklarını anlar ve gemilerinin altının kumlara çarpmaması için açıktan seyrederlerdi. O dönemin eğitim kurumu olan hamamlar ve Gymnasion’larda gece de ders yapıldığına göre bu ışık son derece önemliydi.  Biraz daha güneyde, Apollon tapınağı ile antik dünyanın kehanet merkezlerinden biri olan Didim’deki deniz feneri de zeytinyağından üretilen ışıkla aydınlanıyordu. O fener ki,  yokluğu tüm deniz ticaretinin durmasına yol açabilir, antik dünyanın fakir kalmasına neden olabilirdi. Yalnızca Didim feneri değil, daha güneyde Iasos feneri de aynı şekilde denizcilere yol gösteriyor ve birçok malın Akdeniz’den Ege’ye taşınmasını sağlıyordu. Ve bu deniz fenerlerinin hiç durmadan yanabilmesi için zeytinyağı arzının sürekli olması gerekiyor, o yüzden de Ionia’nın politik açıdan istikrarlı olması ve barış içinde yaşaması gerekiyordu. Bu olmadığı takdirde her şey karanlığa gömülürdü. Savaş zaten karanlık demekti. Savaşın zeytinyağı ticareti yolunu kesmesi de zaten fenerleri ve lambaları ışıksız bırakıyor ve dünyayı karanlığa sürüklüyordu.  Nitekim bir dönemde bu da gerçekleşti. Doğudan güçlü ordularıyla gelip Lydia ordusunu perişan ettikten sonra tüm kıyı Ege’yi işgal eden Persler belli bir dönem zeytinyağı üretiminin durmasına neden olacaktı.

Zeytinyağı uygarlığı aynı şarap gibi bir diğer uygarlığı da peşine takıp getiriyordu. O da çanak çömlek endüstrisiydi. Ne de olsa zeytinyağı buğday gibi gemilerin ambarlarında taşınacak bir ürün değildi. Taşıma sürecinde yok olur giderdi. Onun yokluğu buğdayınki gibi de değildi. Buğday her yıl ekilirdi oysa zeytin ağacının büyüyüp ürün vermesi için 8-10 yıl gerekiyordu. Dahası zeytinin verimi yıldan yıla büyük farklılıklar gösteriyor, bazı yıllar çok ürün alınmakla birlikte bazı yıllar neredeyse hiç zeytin vermiyordu tanrılar. O yüzden değil miydi üzüm ve şarap ile birlikte yalnızca onun bir tanrıçası olması? Hem de güzel bir tanrıçaydı Athena, aynı zeytin gibi. Zeytin üretilen şehirlerin neredeyse tamamında zeytinleri ve onların yağını taşımak için çanak çömlek yapımı da gelişti. Bu da sanatın ilerlemesini sağladı.

Ege Bölgesi’nin zeytin üretimi bununla sınırlı değildi kuşkusuz. Daha güneye inildiğinde zeytin ağaçlarının göl ve dağlarla birleşip en güzel manzarayı verdiği ve adeta kayaları yararak yükseldiği Heraklia yani günümüzün Bafa Gölü vardı. Gerek göl kıyısındaki Herakleia ad Latmos kenti gerekse biraz ötedeki Euromos da zeytin üretimi ile biliniyorlardı. Bu bölgedeki bir diğer önemli kent Çift Baltalı Zeus’a yani Zeus Labris’e adanmış Labraunda Kenti idi. Dağların tepesinde bulunan bu antik kent büyük bir zeytinyağı üreticisi konumundaydı. Günümüzde Beşparmak dağları olarak adlandırılan Bafa Gölü çevresindeki birçok köy eski çağlarda da zeytin ve zeytinyağı üretiyorlardı. Bu bölgenin evlerinin alt bölümünde hala zeytin işliği ve zeytinyağı deposu olarak kullanılan bir bölüm bulunur. Bugün bile Bafa Gölü çevresinde 2000 yıl eskiye kadar uzanan zeytin ağaçlarının var olduğu söylenir. Buradan ötede günümüzde Milas olarak bilinen Mylasa bulunurdu. Mylasa kentinin ekonomik etkinliğinde de zeytinyağı üretimi son derece önemli bir yer tutardı. Erken çağlarda ve Helenistik dönemde Mylasa ve bereketli ovalarında yetiştirilen zeytinlerden elde edilen yağların Karya’nın en büyük kenti olan Halikarnasos’a taşınır ve orada ünlü Mausoleum binasının aydınlatmasında kullanılırdı. Bu yüzden Karya’da zeytincilik özellikle M.Ö 4. Yüzyılın yarısından itibaren gelişme göstermişti. Ne de olsa aydınlatılan yapı herhangi bir tapınak değil, daha sonra dünyanın harikalarından biri olarak adlandırılacak olan Kral Mausolos’un devasa mezar binasıydı. Kentte ayrıca yine aydınlatılması gereken bir tiyatro ve birçok diğer yapı bulunuyordu.

M.Ö 2. Yüzyılın sonunda Anadolu’da Roma dönemi başladı. Romalılar artık Batı Anadolu’nun mutlak hâkimleriydi. Aslında Roma’nın Küçük Asya olarak da bilinen bu topraklara bu kadar ilgi duymasının nedenlerinden biri de zeytin olmalıydı. Günümüzün petrolü gibi bir şeydi yani zeytinyağı. Belki de daha önemliydi. Onun için savaşlar yapılıyor, askerler ölüyordu. Roma İmparatorluğu döneminde zeytincilik ve zeytinyağı üretimi altın dönemini yaşadı. Artık yalnızca ışık kaynağı değil, diyetin değişmez parçasıydı zeytinin özellikle yeşil olanı ve yağı.  Bazen sabah kahvaltısında, kimi zaman da akşam yemeklerinde sofradan eksik olmamaya başlamıştı artık. Eski dönemlerden farklı olarak lüks ve gustonun gelişmesi, zeytini yalnızca bir lambaya hapsetmemiş, ona zengin sofralarında ayrıcalıklı bir yer sağlamıştı artık. Bu dönemde zeytin üretimi çok büyük bir alana da yayılmış, daha önceleri özellikle Ionia ve Karia’nın bazı şehirlerinde üretilen zeytin Roma fetihlerini takip ederek içerilere ve güneye doğru ilerlemişti.  Kral yolu üzerinde bulunması nedeniyle zaten eski dönemlerden beri zengin bir kent olan Sardes de yeni zeytinyağı üretim merkezi olarak beliriyordu Bundan başka zeytin ağacı daha da güneye iniyor ve Pamfilya’nın verimli ovalarında yetişerek uygarlıkları filizlendiriyordu. Perge zeytin ve zeytinyağı üretimi ile Roma döneminde zenginleşiyor, Aspendos ise zeytinyağını yalnızca üretmiyor, aynı zamanda onun ağacından tanrı ve tanrıça heykelleri üretiyor ve bütün bu ürünleri Eurymedon Irmağı boyunca Akdeniz’e taşıyor orada da daha büyük gemilere bindirerek Akdeniz’in öte yanındaki kentlere gönderiyordu. Bu ticaret, Aspendos’un Roma döneminde Pamfilya’da en zengin kentlerden biri olmasını da sağlıyordu. Aynı bölgede biraz daha doğuda bulunan Side kentinin deniz feneri de yine Akdeniz’in zeytinyağıyla aydınlanıyor, Akdeniz’in hırçınlaştığı bu bölgede zeytinyağı, deniz ticaretinin ve dolayısıyla uygarlığın devamını sağlıyordu.

Zeytinin egemenliği kesintisiz sürdü ve günümüze ulaştı. Zeytinin taşıdığı bu büyük miras günümüzde de Ege’nin başlıca zenginliği oldu. Roma Uygarlığının gerilemesi ve çöküşüyle birlikte Ege’nin güneyinde biraz unutulan zeytin son yıllarda yeniden küllerinden doğup kendini hatırlattı ve antik üretim merkezlerine çok yakın yerlerde zeytin ve zeytinyağı üretimi büyük bir artış gösterdi. Klazomenai’nin yanı başındaki Urla’da, Efes’e komşu Tire’de, Milet ve Didim’in yanı başındaki Söke’nin verimli ovalarında, artık adı Milas olan Mylasa’da zeytin uygarlığı kaldığı yerden devam etmeye başladı.

İşte bu kadar önemliydi zeytin. Uygarlığın ve gönencin kaynağıydı eski çağlarda. Yüzyıllar geçti, zeytin hep önemini korudu. Tanrıça dönemi bitince ve de güzel tanrıçası Athena onu terk edince kendisine yeni yerler aradı, kutsal kitaplarda buldu o yeri. Hıristiyanlıkta Hz. İsa’nın müritleriyle çıktığı dağın adı oldu, Kur’an-ı Kerim’de de yeryüzündeki nurun kaynağı oldu, ramazan ayında iftar sofralarının kutsal yiyeceği haline geldi.  Öyle bir bitki ki zeytin, onun yerine başka ışık kaynağının bulunmasına bile aldırmadı, ‘Olsun, ne yapalım, bugüne kadar aydınlattım, bundan sonra ben de sağlık veririm’  diyerek yeni rolünü oynamaya başladı ve ölümsüzlüğünü korudu.