BİR PROVENCE YOLCULUĞU 2

Tam da ikinci yazıda Provence’ın hangi bölümünden söz açsam diyordum Hollanda-Türkiye milli futbol maçı tam anlamıyla imdadıma yetişti. Korkmayın size maçı anlatmayacağım zira söz konusu futbol maçı olunca hanımefendilerin beyefendilerle genellikle aynı fikirleri paylaşmadığını ve bu konunun evlerde büyük mücadele konusu olduğunu biliyorum. Bu yazıda da  geçen yazıda biraz denediğim gibi bölgenin pek yazılmayan, pek de gidilmeyen köşelerinden birinden söz etmek istiyorum.

Coğrafyaya ve onun kadar olmasa da futbola da meraklı olan bendeniz çocukluğumdan beri Hollanda bayrağının neden mavi beyaz kırmızı renklerden oluştuğu halde Hollanda futbol milli futbol takımının baştan aşağı turuncu bir forma giydiğini merak etmişimdir. Hani yeşil beyaz kırmızı bayraklı İtalyanların mavi forma giymesi, bu ülkenin masmavi gökyüzüyle pek güzel uyum gösterir ama yağmurlu, sisli ve soğuk Hollanda’da portakal yetişmez ki, portakal rengi forma giysinler.

İşte bu sorumun yanıtını belki biraz da geç olarak Provence’a yolculuk yapmadan önceki okumalarım sırasında anladım. Daha önceki yazımızda  söz ettik, Orange kenti Provence’ın kuzey kapısı oluyor ve bu kentin rengi de adı üstünde Portakal rengi. Aslında burada portakal da yetişmiyor. Zira Orange gerek enlem olarak kuzeyde kalıyor, gerekse Akdeniz’den sıcak olarak estikten sonra kuzeye, Alplere doğru soğuyup sonra da buradan geriye buz gibi soğumuş halde inen Mistral rüzgarı burada havayı buz kesiyor ve portakal çiçeklerinin donmasına neden oluyor. O halde neden Orange yani portakal?

Kent aslında MÖ 1. Yüzyılda Arausio ismiyle kuruluyor ve buraya Roma imparatorluğu’nun önemli lejyonlarından biri yerleşiyor. Arausio daha sonra Aurenjo şeklinde telaffuz edilmeye başlanıyor. Aurenjo  sözcüğü de zamanla güzel bir çağrışım yaptığı için Orange sözcüğüne evriliyor ve kentin arması da portakal rengi oluyor. Tarihin detaylarına çok girmeyeceğim, tarih meraklıları kentin tarihi hakkındaki hazreti google başta olmak üzere çeşitli yerlerde bulabilirler ancak ilerleyen yüzyıllarda bir Orange prensliği kuruluyor ve 16. Yüzyıla gelindiğinde  Avrupa tarihinde çok yaygın olan uluslararası evlilikler sonucunda Hollandalı bir prens Orange prensi oluyor. Sessiz William adındaki bu prens  bu sembolü ülkesi Hollanda’ya taşıyor, böylece bu renk Hollanda kraliyet ailesinin rengi haline geliyor. Belki de bu yüzden Hollandalıların bu kente ilgisi günümüzde de sürüyor, öyle ki kentteki pek çok küçük turistik tesis, bizim de 3 gece konakladığımız Villa Aurenjo gibi Hollandalılar tarafından işletiliyor. Aslında bu durum hiç de fena olmuyor zira Hollandalılar doğrusu insan ilişklieri bakımından bu konudaki sicilleri pek de parlak olmayan Fransızlara kıyasla oldukça başarılılar.

Orange küçücük bir kent aslında. Ancak oldukça keyifli, şirin ve sıcak insanların yaşadığı bir kent. Bunun dışında da konumu son derece merkezi. Zira örneğin  bölgenin en önemli kentlerinden Avignon yalnızca yarım saatlik uzaklıkta bulunuyor. Böylece sakin bir kentte konaklanıp oradan gündüzleri son derece canlı Avignon’a günü birlik gidip gelmek mümkün oluyor.

Orange kenti aslında güneyindeki Nimes ve Arles ile birlikte Fransa sınırları içinde son derece önemli bir Roma imparatorluğu mirası olduğunu da hatırlatıyor. Zira malumunuz ne Provence ne de Fransa Roma dönemiyle pek özdeşleştirilmiyor. Oysa gerçek olan bir şey var ki Güney Fransa’da, adını saydığımız bu üç kent ve daha nice küçük kasabadaki Roma dönemi anıtları, korunma ve restorasyon kalitesi açısından hiç de İtalya’dan geri kalmıyor.

Orange kentindeki en önemli anıt ise bizim Aspendos tiyatrosuna çok benzeyen bir Roma Tiyatrosu. Orayı gezerken birlikte olduğumuz Fransız arkadaşlarımızı üzmemek için tabii Aspendos’un oradan daha güzel olduğunu söylemiyoruz. Bununla birlikte Orange tiyatrosu gerçekten de Avrupa’da en iyi korunmuş Roma dönemi tiyatrosu olma özelliğini taşıyor. Tiyatro mimarisi konusunda Roma Dönemi’nde Avrupa, Anadolu kadar şanslı olmamış. Romalılar en güzel arenaları Avrupa’ya, en güzel tiyatroları ise Küçük Asya topraklarına inşa etmişler. Anadolu’da sanat yeşersin, Avrupa’da ise gladyatör ve vahşi hayvan dövüşleri olsun istemişler. Romalılar Anadolu’yu sözcük anlamına uygun bir şekilde güneşin yükseldiği toprak olarak görmek istemişler.

Orange tiyatrosu MS 1. Yüzyılda, yaklaşık 10 bin seyirciyi kapsayacak şekilde,  Roma döneminin geleneksel tiyatro şablon mimarisi temelinde meydana getiriliyor. 4. Yüzyıl sonlarına kadar tiyatro görevini yerine getirdikten sonra Hıristiyanlıkla birlikte, bu yeni dinin tiyatrolara karşı takınmış olduğu tutma parallel olarak terkediliyor ve öylece bırakılıyor. 19. Yüzyılda ünlü yazar ve entellektüel Prosper Mérimée’nin Fransa’nın 2. Cumhuriyeti zamanında Eski Eserle Genel Müdürlüğü’ne getirilmesiyle Arles ve Nimes arenaları gibi Orange tiyatrosu da restore ediliyor ve 1869’da Roma İmparatorluğu’nu anmak için düzenlenen Roma festivaliyle açılıyor.

Bu tarihten sonra hemen hemen aralıksız süren festival 1902 yılında chorégies (koreji) adını alıyor ve her yıl yaz aylarında düzenlenen, adından da anlaşılacağı üzere müzik temelinde bir etkinlik haline geliyor. Aslında koro sözcüğünü çağrıştıran bu isim Roma imparatorluğu döneminde tiyatrolardaki müzik etkinliklerini finanse etmek için halka uygulanan bir tür verginin de adı olarak biliniyor. Avrupa’daki sanatsal etkinlikler arasında az bilinenlerden biri olan Choregies d’Orange hemen her yıl Aida, Tosca, Carmen, Faust ve daha pek çok klasik operaya sahne oluyor ve normal zamanda 30 bin olan kent nüfusu choregie’nin düzenlendiği temmuz ayında 100 bine çıkıyor.

Orange, Fransa’nın büyük nehirlerinden Rhone’un yanıbaşında, ülkenin ikinci büyük kenti Marsilya ile üçüncü kent Lyon’un arasında son derece keyifli ve çevresindek pek çok köy ile kasabaya ulaşım bakımından merkezi bir küçük kent. Marsilya’ya daha yakın olmakla birlikte Lyon’dan da TGV yani Fransız hızlı treniyle kolaylıkla ulaşılabiliyor. Bu arada hem kent hem de çevresi trafik bakımından oldukça rahat olduğundan özel araç kullanımının da oldukça rahat bir kent ve bölge olduğunu belirtelim.