BİR PASKALYA YAZISI

‘Evrende her şey değişmektedir, devinmektedir. Bu yüzden aynı suda iki kez yıkanılamaz’ demiş filozof. Bunu diyen filozof MÖ 6. Yüzyılda yaşamış Efesli Heraklitos’tur. Bu kanıya varması için doğayı izlemesi yeterli olmuş. Gündüzlerden gecelere evrilmeyi, kıştan yaza geçişi görmüş, her şeyin devinmekte olduğunu anlamış.

Heraklitos’tan  binlerce yıl önce de insanoğlu mevsimlerin değişimini, doğanın ölüp tekrar canlanmasını ve bu değişimin kendi yaşamındaki etkisini tanrısal bir olay olarak algılamış, özellikle ilkbahardaki uyanışı bolluk ve bereketle ilişkilendirmiş. Bu olay için mitler, efsaneler icat etmiş, tanrılar yaratmış, onlara değişik isimler vermiş. Bunu Mezopotamya’da İnanna ve Dumuzi’nin ya da İştar ile Adonis’in buluşması, Anadolu’da ise Kibele ile Attis’in yeniden kavuşması olarak efsaneleştirmiş. Semavi dinlerde, Yahudilikte ve Hıristiyanlıkta da bu değişime pesah ya da paskalya ismini vermiş, olayı aynı tutarak kahramanları değiştirmiş, Hz. Musa ve Hz. İsa’ya dönüştürmüş.  İslamiyette ise bu tarih 21 mart’ta kutlanan Nevruz yani ‘yeni güneş’ anlamını taşıyan özel bir güne dönüşmüş.

Paskalya, binlerce yıllık bahar bayramı geleneğinin tek tanrılı dinlerdeki devamıdır aslında. Yalnızca kılık değiştirmiştir. Çok tanrılı eski zamanların genellikle müzik, şarkı ve dans içeren ayinlerinin yerine bolluk dualarıyla karşılanan mevsim geçmiştir sadece. Tabii  yalnızca bereket dualarıyla karşılanmaz İlkbahar. İlkbaharın dinsel ritüeller ve ayinler dışında  bir de seküler yani dünyevi  karşılaması vardır ki o da kendini eski dönemlerdeki gibi neşe ve canlılık olarak ortaya koyar. Uzun ve zor geçen bir kışın ardından toplumun bir araya gelmesi, yiyip içip şarkılara söylemesinin zamanı gelmiştir. Böylece  İnsanın doğası da da kışın uyuşukluğu ve melankolik havasından çıkar, parçası olduğu doğanın coşkusuna katılır.

Semavi yani tek tanrılı dinlere geçildiğinde ise geçmişin pagan ayinlerdeki coşku  biraz köpüğünü atmış, ölçüsüz taşkınlıktan kurtulup ağırbaşlı törenlere evrilmiş hale gelir. Ne de olsa yeni dinlerin efendileri ağır başlıdır. Onlar inançları uğruna işkenceler görmüş, çarmıha bile gerilmiş, acı çekmişlerdir. Hal böyle olunca kutlamaları toplumsal ritüellerle birleştirip acı çeken Hz. İsa’yı hak ettiği şekilde anmak gerekli olur. Dualar yine okunur, ayinler gerçekleştirilir ama ne de olsa insan yine aynı insandır, bu kez de yeme içmenin bahanesi onun ruhunu ve cismini temsil ettiği düşünülen yiyeceklerle kutlamalar yapılır. Yeme içme şahane, paskalya bahane anlayacağınız.

Bu sembollerden ilki yumurtadır. Bir mucizedir yumurta. Zira  o büyük olasılıkla insanın buğdaydan da etten de önce tanıdığı bir tanrısal mucize, bir besin kaynağıdır. Günümüzden 12 bin yıl önce, henüz tarımla tanışmamış Göbeklitepe insanının ana besin maddesi yumurta olsa gerektir. Hatta belki de kuşların Göbeklitepe taşlarının üzerinde kabartma olarak betimlenmesi bu yüzdendir. O dönemin, tanrı yaratmakla meşgul insanının aklında yumurtanın hem kuşun vücudundan çıkışı mucizesi, hem dışarıdan müdahale olmaksızın bir canlıya yaşam vermesi, hem de besin kaynağı oluşu onu tanrısal yiyecekler merdiveninin en üst basamağına yerleştirmiştir. Yumurta daha sonra uzun bir yol katedip Hıristiyanlığa ulaşmış, onun kutsalı, ilkbahar bolluğunun ve dirilişin sembolü olmuş, Hz. İsa’nın dirilişiyle eş anlamlı Paskalya yortusunun en önemli simgelerinden biri haline gelmiştir. Kırmzıya boyandığında Hz. İsa’nın kanını, mavi renkte onun göksel gücünü, morda ise krallığı temsil eder o.

Bir diğer paskalya yiyeceği ise kuşkusuz paskalya çöreğidir. Çörek aslında ekmektir ve dinsel olarak ekmeğin kutsallığını temsil eder. Anadolu ve Mezopotamya coğrafyalarında günümüzden yaklaşık 9 bin yıl önce bitkileri evcilleştirerek tarımla tanışmış insan ekmeği üretmeyi öğrenmiş ve onu temel gıdası haline getirmiştir. Ekmeğin hammaddesinin buğday ve arpa olması ve bu iki ekinin her tür doğa ve toprak koşulunda yetişmesi onu tanrısal bir nimet haline getirmiş, mayalanması ise çoğalması ve uzun süre saklanabilmesini mümkün kılarak onu bolluğun sembolü haline getirmiş, dolayısıyla ekmeği de doğanın uyanışıyla koşut tutmuştur. Uzun bir tarihsel yolculuğun ardından ekmek Hıristiyanlıkta Hz. İsa’nın bedeniyle özdeş hale gelmiştir. Çünkü Hz. İsa annesinin rahminde bir tohumken orada mayalanmış ve oluşmuştur. Toprak ananın buğdaya can vermesi gibi.

Paskalya çöreğinin tatlı ve sakız kokulu olmasına geldiğimizde ise şunu görürüz: Paskalya, dindar Hıristiyanlar için uzun bir oruç döneminin ardından gelir. Örneğin Bizans döneminde bu orucun 40 gün sürdüğü o döneme ait pek çok tanıklıkta ve tarihsel kaynakta yazmaktadır. Dinsel uygulamalara uygun yiyecekleri tüketmenin kısıtlı olduğu oruç döneminde, tıpkı islam’daki oruç zamanında olduğu gibi vücut güç ve enerji kaybeder. Bu gücü yerine koymanın en iyi yolu da tatlı birşeyler yemektir. Aynen Ramazan Bayramı’nın neden Şeker Bayramı olarak adlandırıldığı gibi. Dolayısıyla Paskalya çöreği tatlı olarak yapılır. Tabii burada bu çöreğin aynı zamanda baharın gelişini kutlamak için yapıldığı düşünüldüğünde baharı tatlı karşılama düşüncesi de karşımıza çıkmaktadır.

Ağzımızın tadınında çörekler gibi olacağı Bahar bayramları ve paskalyalar dileğiyle.