AYASOFYA

Ne büyük mutluluk duyduğumu anlatamam o mesajı aldığımda: ‘Ayasofya’yı yazabilir misin’ ?

Yazmam mı? Hem ne biçim yazarım diye düşündüm. Ayasofya hakkında bir yazıyı yazmak istemeyecek insan dünyada var mıdır? O öyle bir tapınaktır ki yazı yazmayla arası olmayan insana bile sayfalar döktürür.

20 yılı aşkın rehberlik yaşamımda beni gerçekten etkilemiş ve belki de onu 500 den fazla anlatmış olmakla birlikte hiç anlatmaktan bıkmadığım, bıkmayacağım bir yapıdır Ayasofya. Onu insanlara takdir ettirmek ve sevdirmek görevi sanki bana verilmiş gibi düşünür ve heyecanlanırım her seferinde. Aslında onu anlatmak ve sevdirmek için bir aracı bile gerekmez. Biraz bakan bir göz, düşünen bir akıl ve hisseden bir yürek onun dünya tarihi açısından ne kadar önemli olduğunu ve bizim ona sahip olmamızın ne kadar büyük bir şans olduğunu anlar.

‘Buraya iyi bakın. Burası dünyanın en eski büyük kilisesidir. Dünyadaki, papalık merkezi Vatikan’ın San Pietro’su dâhil, tüm kubbeli kiliselerin atasıdır Ayasofya’ derim.

Gerçekten de öyledir. Tarihte Hıristiyanlığın ilk kez resmi dil olarak kabul edildiği ve Hıristiyanların üç yüz yıldan fazla sürmüş olan yasaklı dönemin sonunda ilk kez rahatlıkla ibadet edebildiği İstanbul’da yükselmiştir Ayasofya. Bu bakımdan bu yapının bu şehirde yaratılmış olması da son derece anlamlıdır aslında. Günümüz Ayasofya’sı bu konumda inşa edilmiş ilk kilise değildir. İlk kilise burada yani yedi tepeli İstanbul’un birinci tepesinin üstünde 4. yüzyılın ikinci yarısında Roma imparatoru Constantius tarafından inşa edilmiştir. Tahtadan yapılmış bu yapı muhtemelen İstanbul’un o bitmez tükenmez yangınlarından birinin kurbanı olmuş ve yapımından 40 yıl gibi kısa bir süre sonra yanarak tarihin sayfalarına gömülmüştür. Bundan hemen sonra son derece inançlı bir Hıristiyan olan imparator II. Teodosius döneminde ise, Ayasofya’nın ana giriş kapısının hemen yanında gördüğümüz ikinci kilise 5. yüzyılın başında inşa edilmiştir. Bu kiliseden günümüze kalan kalıntılar arasında, erken dönem Hıristiyan ikonografisinde Hz. İsa’nın on iki havarisini betimleyen koyun kabartmalarının bir kısmı görülebilmektedir.                                                                          2. Ayasofya’nın ömrü uzun olmuşsa da sonu biraz hazindir. Bir gün, her günkü gibi günümüzde Sultanahmet Meydanı olan dönemin Hipodromunda yapılan at yarışları sırasında çıkan bir kavga inanılmayacak ölçüde büyümüş ve şehirde zaten bir zamandır artarak gelen huzursuzluk genç imparator Jüstinyen’e karşı büyük bir isyana dönüşmüştür. İsyancılar saraya yürümüş, imparatoru yakalayamayınca hınçlarını Ayasofya’dan almışlar ve Teodosius’un Ayasofya’sını ateşe vermişlerdir. Jüstinyen’in çokça tartışılan eşi Teodora’nın soğukkanlılığı sayesinde bu isyan oldukça kanlı bir şekilde bastırılmıştır.

532 yılıdır. Henüz yanmış olan imparatorluk kilisesinin külleri henüz savrulmadan genç imparator yeni bir kilise yaptırmaya karar verir. Kendisinin inatçılığı ve dinamizmine karısı Teodora’nın hırsı da eklenince dünyanın en büyük kilisesinin planı ortaya çıkar. Planı yapmak üzere bir matematikçi bir de mimar çağrılır İstanbul’a. İkisi de İonya’nın bereketli ovalarından gelirler. Biri dönemin ünlü mimarı Tralleis’li (günümüzün Aydın’ı) Antemius, diğeri de dahiler şehri Milet’in ünlü matematik hocası İsidoros’tur.

Plan tamamlanır. Buna göre, dünyada o zamana kadar yapılmış en büyük kubbe tasarlanmıştır. Böyle istemiştir imparator. Parası da çoktur Jüstinyen’in. Roma ikiye bölündükten sonra biraz sıkıntı çekilmiş ancak nihayet yeniden güçlenmiş ve İtalya’dan Mısır’a kadar yayılan topraklarıyla o eski muhteşem Roma’ya yaklaşmıştır. Tüm doğu dünyasının zenginliği İstanbul’a akmakta ve bu da biraz haklı olarak genç imparatoru şımartmaktadır. Belisarius isimli başarılı komutan Roma ordularıyla zaferden zafere koşmaktadır.

Böyle bir durumda halkın bu yeni kilisenin yapımıyla ilgili ne düşündüğü pek önem taşımamaktadır. Halkın paraları büyük kilisenin yapımı için kolaylıkla harcanabilir imparatora göre. Öyle de olur ve 23 Şubat 532 günü inşaat başlar. 10000 işçi büyük bir gayretle işe koyulur. Roma’ya gidilir, oradan sütunlar taşınır. Taa Lübnan’a kadar gidilip eski tapınakların sütunları İstanbul’a taşınır. Efes’te bulunan ve antik dünyanın yedi harikasından biri olan Artemis tapınağı Ayasofya’yı yapmak uğruna yağma edilir. Bu tapınağın yağma edilmesindeki en önemli nedenin bu yapının çok tanrılı dinlere ait olmasının olduğu unutulmamalıdır. Mısır’dan, Libya’dan çok güzel alabaster ve mermer plakalar taşınır. Ama en güzel mermerler en yakından gelenlerdir. Marmara Denizi’nden. Denizin adı bile mermerden gelmektedir. Kubbe yükseltildikçe yükseltilir, büyütüldükçe büyütülür.

Taşlar işçilerin kölelerin sırtında taşınır dünyanın dört bir yanından mozaik ustaları, imparatorluğun altınlarını duvarlara yapıştırmak üzere başkente çağırılır. Roma dünyasında büyük bir heyecan yaşanmaktadır.

Takvimler 27 Aralık 537 yi gösterdiğinde, yine soğuk bir kış günü kilisenin anahtarı imparatora sunulur. İnanılır gibi değildir. Bugün bile belki onlarca yılda ancak meydana getirilebilecek olan Ayasofya, 5 yıl, 10 ay, 4 gün gibi kısa bir zamanda yapının inşaatı biter. Besbelli melekler ve tanrı yardım etmiştir 56 metre yüksekliğinde ve 32 metre çapında bir kubbenin inşa edilmesine.

İmparator elindeki anahtarla kapıyı açar açmaz şaşkınlığı ve hayranlığını gizleyemez ve kendinden geçerek Ayasofya’nın ortansa kadar koşar. ‘Ey Süleyman geçtim seni’ der. Kastedilen, dönemin en büyük tapınağı olan Kudüs’teki Hz. Süleyman Mabedi’dir. Böylece İstanbul kilisesi en büyük olmuştur. Bütün bu maddi zenginliğin içinde maneviyatı da unutmaz Jüstinyen ve kiliseye ‘kutsal bilgelik’ anlamına gelen Ayasofya adını verir.

557 yılına gelindiğinde imparator ilk önce roma tarihinin en ünlü imparatoriçesi, karısı Teodora’nın ölümü, daha sonra da Ayasofya’nın kubbesinin çökmesiyle sarsılır. Melekler yerde Teodora’yı gökte de taşıyıcı olarak dört köşesinde resmedildikleri Ayasofya’yı koruyamazlar.

Kubbe yeniden inşa edilir ama daha çok çökecektir. Nitekim deprem şehri İstanbul her sarsıldığında bu büyük kubbe ya çöker ya da üzerinde çatlaklar oluşur. Bütün bunlar Ayasofya’nın önemini ve heybetini gölgeleyemez ve onun gibisi yüzlerce yıl Avrupa’da inşa edilemez.

Çok olaya tanık olur Ayasofya. 8 ve 9. yüzyıllardaki İkona kırıcılık döneminde askerlere ikonalarını teslim etmek istemeyen halk buraya saklanır. Bu, 120 yıldan fazla süren bir karanlık dönemdir ve bu yıllar içinde tüm resimli dini tasvirler yok edilir. Ayasofya’nın eski mozaikleri de büyük olasılıkla bu yıkımdan nasibini alır. Dolayısıyla Ayasofya’da şu anda görebildiğimiz mozaik panoların tamamı İkonaklazma yani İkonakırıcılık hareketinin bitmesinden sonra, 9. yüzyılın ikinci yarısından itibaren oluşturulmuştur.  Örneğin Ayasofya’ya girdiğimizde imparatorluk kapısının üzerinde bulunan ve İsa peygamber, Meryemana, Cebrail ve dönemin imparatoru 6. Leo’yu tasvir eden altın varaklı mozaik 9. yüzyıl ortalarında resimlerin serbest bırakılmasından hemen sonra yapılmıştır.                                 1204 yılında İstanbul’a yönelen 4. Haçlı Seferi sırasında İstanbul’un Ortodoks halkı Katoliklerin zulmünden kurtulmak için Ayasofya’ya gizlenir ancak boşuna. Katolik haçlılar Ayasofya’yı da fethederler. Bu yapıyı öylesine önemserler ki dönemin komutanı olan Katolik Enrico Dandolo öldüğünden kilisenin üst katındaki galeriye gömerler.

Haçlılar İstanbul’da yalnızca 57 yıl kalmazlar. Aynı zamanda Ayasofya’yı etüt eder, onun ihtişamını ve onu yapan mimarların dehasını daha da iyi anlarlar. Nitekim Avrupa’daki kubbeli kiliselerin tamamı Haçlı Seferleri sonunda inşa edilmiştir.

57 yıl süren Haçlı yönetimi 1261 yılında İstanbul’u terk eder ve Roma İmparatorluğu’nun son sülalesi olacak olan ve çöküşe tanıklık edecek olan Paleologos’lar İstanbul’a dönerler.

Doğu Roma iyice gerilemiştir. 1500 yılın yorgunluğunu üzerinden bir türlü atamayan imparatorluk gittikçe zayıflamakta ve artık büyük kiliseyi de onaramamaktadır.

Ayasofya’nın imdadına bir anlamda Türkler yetişir. 29 Mayıs 1453 sabahı beyaz bir at üzerinde şehre giren Fatih Sultan Mehmet doğruca Ayasofya’ya gider ve söylentiye göre, bir kilisede, Meryemana mozaiği önünde ilk namazını kılar.

Turlarımda Ayasofya anlatımı sırasında meraklı gözlerle beni çevreleyen turistlerime şunu söylerim. ‘Ayasofya eğer bugün hala dünyanın en eski büyük kilisesi olarak yaşıyorsa bu Osmanlı Türklerinin sayesindedir.’ Gerçekten de öyledir. İsmini bile değiştirmeden, iç mekânın görünümünü hiç bozmadan, mermer eklemelerini de mümkün olduğu kadar aynı renkte yaparak, mozaiklerin üstünü badanayla örterek korumuştur Türkler Ayasofya’yı.

Şu soruyu da hep sorarım kendime : ‘Acaba bugün aynı hoşgörüyü sergiler miydik’ .Bu sorunun cevabını korkumdan veremiyorum.

17 ve 18. yüzyılda Barok, 19. yüzyılda da Rokoko gelir Osmanlı İstanbul’una. Hani derler ya ‘Ne giyse yakışıyor’ Ayasofya’ya Barok ve Rokoko tarzlarında bir mihrap ve diğer süslemeler yapılır. Çok da yakışır. Bütün bu ekler hiç mi hiç sırıtmaz. Osmanlı Sultanları kendilerini genelde Doğu Roma’nın mirasçısı olarak gördüklerinden ve de sanatsal zarafetlerinden dolayı yapının orijinalliğinin korunmasına büyük önem verirler. Örneğin 18. yüzyılda mihrap duvarının hemen yanına eklenen rokoko tarzındaki ‘Hünkâr mahfili’ koca cüssesine rağmen varlığını hiç belli etmeden tüm zarafetiyle ziyaretçileri selamlar.

  1. yüzyıl ortalarında binaya eklenen hat sanatının mükemmel örneklerinden biri vardır ki, onu, hatta onları görmemek olası değildir. Onlar 8 adettirler ve Ayasofya’nın sekiz payandasına asılmış Allah, Hz. Muhammed, 4 halife ve dördüncü halife Hz. Ali’nin iki oğlu Hasan ve Hüseyin’dirler. Bu devasa panolar, deve derisi üzerine dönemin ünlü hattatı Mustafa İzzet Efendi tarafından yazılmışlardır ve aslında tüm camilerde yazılı olan bu isimler, Ayasofya’da en büyük ve en güzel olmuşlardır. Burada mihrabı karşımıza alıp kafamızı yukarı çevirdiğimizde ilginç bir şey görürüz. En üstteki bölümde bir altın varaklı mozaik pano, kucağında çocuk İsa’yı tutan Meryemana, onun iki yanında da Arapça Allah ve Hz. Muhammed yazılı olan deve derisinden yapılmış muhteşem panolar bulunur. Gezdirdiğim turistlere ‘Bu manzaraya iyi bakın ve bu kompozisyonun fotoğrafını mutlaka çekin. Aynı anda İslam ve Hıristiyan simgelerinin girebileceği bir fotoğraf karesini dünyanın çok az yerinde bulabilirsiniz. İşte İstanbul’un dünya tarihi açısından anlamı ve önemi budur. Hem doğu hem batı. Hem Hıristiyanlık hem de İslam.’

Gerçekten de inanılır gibi değildir bu manzara. Burada iyi düşündüğümüzde aslında İslam ve Hıristiyanlığın aynı tapınağı kutsayabildiğini görürüz. Osmanlı sultanlarının diğer dinlere saygısını görürüz. Sultanlar burayı camiye çevirdikleri zaman mozaik panoları kırdırmamışlar, onların sanatsal güzelliğine saygı duymakla birlikte İslam inancına aykırı tasvirler oldukları için üzerlerini bir kireç badanayla kapatmayı emretmişlerdir. Onlarla ne kadar gururlansak azdır. İşte Osmanlı üç kıtada boşuna dört yüzyıl boyunca kalmamıştır. Adalet, saygı ve de kendisinin tarihsel süreçte bir aktör olduğunu, geçmiş uygarlıkların devamı olduğunu ve varlığını, uygarlık düzeyini geçmişe bağlı olarak düşünmüştür Osmanlı. Keşke onun yarısı kadar olabilseydik, ne güzel olurdu.

Ayasofya Osmanlı’nın son yıllarında onun düşüşüyle birlikte biraz sallanır. Bu dönemde biraz ihmal edilir Ayasofya. Örneğin üst katta bulunan ve pek de güzel olmayan duvar boyaları o dönemde yapılır. İmparatorluğun olanakları kısıtlı olduğundan mozaik ustası da pek getirilemez dışarıdan ve de üstün körü bir boyama yapılır.

Üst kat demişken; mihrap duvarını karşımıza aldığımızda balkonun sağ kanadında bulunan çok güzel bir 12. yüzyıl mozaik panosu vardır ki onunla ilgili birkaç satır yazmak isterim. Bu altın sarısı tabanlı duvar panosu, sanatta Rönesansçın gerçekte İtalya’dan iki yüzyıl önce İstanbul’da başladığını bize bir kez daha kanıtlaması bakımından ilginçtir. Bu, bir Deisis panosudur yani ‘İbadet’. Ortada Hz. İsa, sağda harika bir vaftizci Yahya, solda da çok güzel bir Meryemana tasviri bulunur. Burada, vücut kafa oranı ilk kez ortaçağda Rönesans uygun özellikler göstermektedir. Rönesans resminin bir diğer özelliği olan yüzdeki ifade de yine ortaçağda ilk kez burada görülür. Ortadaki Hz. İsa, nur yüzlü, ışık saçan bir şekilde, adeta oradan çıkıp konuşacak gibi betimlenmiştir. Ben dünyanın hiçbir yerinde bu kadar canlı bir Hz. İsa görmedim. Vaftizci Yahya’nın özellikle yüzüne baktığımızda, Hıristiyanlığın zor dönemlerindeki acı ve zahmet aynı anda da çilekeşlik görülmektedir. Saçlarının çizimi olağanüstü güzeldir. Sol tarafta ayakta, ellerini tanrı İsa’ya doğru kaldırmış, ibadet etmektedir. Meryemana’nın yüzünde biraz masumiyet biraz da boyun eğmişlik görülmektedir burada. Aynı galeride en sona kadar gidildiğinde iki mozaik daha görülür. Bunlar sanatsal açıdan daha önce değindiğimiz mozaik panonun yakına dahi gelemeseler bile, özellikle soldaki İmparatoriçe Zoe mozaiği oldukça ilginçtir. Burada ilginç olan bu 11. yüzyıl imparatoriçesinin yaşam öyküsüdür ki, henüz 12 yaşında bir çocukken imparator babası tarafından manastıra gönderilen Zoe, babasının ölümü üzerine 31 yıl sonra yani 43 yaşında manastırdan çıkar ve de ilk evliliğini yapar. Buraya kadar büyük bir sorun yoktur. Ancak bu kadıncağız 42 yaşından sonra arka arkaya toplam 4 kez evlenir ve bu şekilde biraz da kayıp yılları telafi eder. Zoe bu mozaikte eşlerinden biriyle resmedilmiştir.

Ayasofya önce kilise, daha sonra cami olarak kullanıldıktan sonra 1935 yılında Büyük Atatürk tarafından müzeye dönüştürülmüştür. Yalnızca bu karar bile büyük liderin dehasını anlatmaya yeter. Böylece Istanbul hem doğu hem batının temsilcisi olmakla kalmayıp, Osmanlıların hoşgörüsü ve saygısı tüm dünyaya gösterilecektir. Böyle kalmalıdır Ayasofya. Bu şekilde Türkiye geleceğe daha sağlıklı ve saygın yürüyebilir. Bu şekilde Türkiye dünyaya en iyi mesajı aktarıp bu şekilde Türk’ün kim olduğunu gösterir.